Toplumların tarih süreci içinde gelişimi nasıldır?

79 gösterim
25 Ocak 2015 misafire yardım sordu
Sosyoloji proje ödevi.

1 cevap

0 oy
18 Şubat 2015 _EKSELANS_ cevapladı
19 Şubat 2015 _EKSELANS_ seçti
 
En İyi Cevap
Yeryüzünde İnsan, İlk İnsan Toplumu ve Tarihi Gelişimi

Politik olsun, ekonomik olsun her sistem, insanı temel almak zorundadır. Çünkü, her sistem veya düzenin muhatap kabûl ettiği ve yeryüzündeki davranışları için kurallar koyduğu, emir ve yasaklar getirdiği varlık, insandır.

Mahiyeti ve Fonksiyonuyla İnsan
Kur ân-ı Kerim'de insanın nasıl ve neden yaratıldığını açıklayan âyetlerin sayısı bir hayli kabarıktır ve bu âyetler çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir.
Kur ân'da ilk insanın yaratılış maddesi olarak iki şeyden söz edilir: biri toprak, diğeri "Allah'ın ruhu". Toprak ise, tek bir şekilde olmayıp, çeşitli isimler altında geçer. Bunlar (1) Türab (toprak), (2) Tîyn (çamur), (3) Tîn-i lâzib (şekil kabul eden çamur), (4) Salsal (kuru balçık), (5) Hame-i mesnun (şekillenmiş kara balçık) olup, insanın belli tavırlardan geçirilerek yaratıldığını belirten âyete de (Nuh, 71/14) dayanan Ragıp el-İsfahânî gibi bazı âlimlere göre bunlar, "Allah'ın ruhundan üflenme" ile birlikte ilk insanın altı yaratılış merhalesini ifade etmektedir (İsfahanî 1961). İlk insandan sonraki insanlar için ise, yaratılış maddesi olarak menî ve nutfe gibi maddeler de nazara verilir.

İnsanın yaratılış maddelerinden olan çamur ve bilhassa "atılan su" olarak nitelenen menî, hor ve hakîr bir maddedir. Bu hususa Kur ân-ı Kerim'de dikkat çekilmekte ve insanın neden yaratıldığına bakmadan böbürlenip, Allah'a düşman kesildiği anılmaktadır. Ama öte yandan bu çamura, ilk insandan sonraki insanlar için ise, bir hadis-i şerife göre, anne karnında altıncı haftanın bitiminde cenine "Allah'ın ruhu"ndan üflenmesinden bahsedilir (Müslim, "Kader," 3). Yani insan varlığının, Kur ân'da "Allah'ın ruhu" olarak nitelenen çok önemli bir hususiyeti, bir boyutu daha vardır. Bunun anlamı ve niteliği burada konumuzun dışındadır. Fakat şurası inkâr kabul etmez bir gerçektir ki, çamurdan yaratılan bu insan, "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlı büyük bir şerefe sahiptir. Tefsircilerin çoğu da, bu ruhtan kasdın, insana verilen yükseklik ve şerefi belirtmek için olduğu görüşündedir.

Bir yandan çamur, öte yandan "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlanan bir şeref ve yükseklik. Çamur, bayağılığın, durgunluk, hareketsizlik, çirkinlik gibi hususiyetlerin simgesiyken, Allah'ın ruhu ise, mutlak ve sonsuz güzelliğin, ihtişamın, kuvvetin, şuur, duygu, aşk, irade, hürriyet, bağımsızlık ve sonsuzluğun simgesi ve insanı zirvelere, yücelere, göklerin azametine taşıyan bir unsurdur. Bunu, Kur ân'da, ulema ve mutasavvıfların eserlerinde de görürüz. Bir yanda "çamur", öte yanda "Allah'ın ruhu"ndan üfleme; bir yanda "nefis" ve "şeytan", öte yanda "kalb, ruh" ve "melek."
Gerçekten insan, iki zıt kutup arasında gidip gelen bir varlıktır. Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerin onlara secde etmesini emretmiş ve böylece onun ne yüce bir varlık olduğunu ortaya koymuştur. Tabiî olarak, böylesine yüce bir yaratılışı olan insan başıboş bırakılacak değildir. Onun yüceliğine denk sorumluluğunu ise Kur ân, "emanet" olarak takdim buyurur (Ahzab, 33/72).

Müfessirlerin bazısı, emanetin namaz, oruç gibi emirler, işlenmesi yasak edilen haramlar olduğu görüşünde ise de, Kadı Beydavî ve Seyyid Kutub, bu arada Mevlâna, onun "irade" olduğunu söyler. Bediüzzaman Said Nursi ise, çok daha farklı ve önemli bir yorumla, emanet'in insanın "ene"si, yani, beni veya egosu olduğunu beyan eder (Sözler, "30'uncu Söz"). Şu kadar ki, irade, insan benliğinin en önemli ve temel unsurlarından biridir. İnsan, bilme veya öğrenme kabiliyeti, konuşması ve hür iradesiyle, yeryüzündeki bütün yaratıklardan farklı kılınmıştır. Cinleri istisna edersek, varlıklar içinde yalnız o, hür iradesiyle "içgüdü"lerine aykırı davranabilir. Bütün dağlar, gökler Allah'ı tanıyıp O'nun iradesine boyun eğmişler, hiç bir gayret harcamadan Allah'a itaatkâr olmayı kabullenmişler, emanetin sorumluluğundan ürpermişler, ama insan, insan olma emanetini ve bunun unsurları veya gerekleri olan irade emanetini ve bundan doğan Allah'a ibadet ve itaat emanetini, özel çalışma ve gayret isteyen dînî sorumluluklar emanetini yüklenivermiştir. Bu emanet dolayısıyla insan, yaptıklarından sorumludur. Yeryüzünde yüklendiği bu emaneti yerine getirip getirmemek konusunda imtihan edilmektedir. Bu emaneti başardığı an o, meleklerin de üstünde bir yüceliğe ermekte, başaramadığı ve emaneti yerine getirmediği zaman "aşağıların en aşağısı"na yuvarlanmaktadır. "Biz hakikat insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına yuvarladık. Ancak, iman edip de, sâlih amellerde bulunanlar başka…" (Tîn, 95/4-6).
Allah, emanetini yerine getirmesi için, yerde ve gökte ne yarattıysa insanın hizmetine vermiştir: "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini Allah'ın muhakkak sizin için müsahhar kıldığını, açık ve gizli bir çok nimetlerini sizin üzerinizde bol bol tamamladığını görmediniz mi?" (Lokman, 31/20)

İnsan Yeryüzünde
Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva'nın yeryüzüne indirilmesiyle, yeryüzünde ilk insan topluluğunun oluştuğunu görüyoruz. Bu ilk insan toplumu hakkında çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Semavî olmayan bütün eski dinlerde, bu ilk toplumla ilgili bir "Altın Çağ" efsanesi göze çarpmaktadır. "Bu ilk çağda dünya kronos denilen zaman tanrısı tarafından yönetiliyordu. O'nun zamanında eşitlik, doğruluk, hürriyet ve bolluk vardı. Mutluluk içinde yaşayan insanlar, yoksulluk nedir bilmezler ve birbirlerinin haklarına tecavüz etmezlerdi. Tanrı'nın barış ve kardeşlik içinde yaşayan sevgili kulları olduklarından tanrılar gibi yaşarlar, yaşlılık nedir bilmeden ölürlerdi." (Hesiod 1949, 7)
Bu, Yunanlıların ileri sürdüğü "Altın Çağ"dı. Lao-Tze'yi izleyen Kwang-Tze ise, Çinlilerin Altın Çağını şöyle anlatıyor: "Mutlak erdem çağında insanlar, akıllılığa değer vermiyorlardı. Dürüst ve namusluydular. Böyle olmanın haklılık olduğunu bilmeden, iyilik olduğunu bilmeden birbirlerini severlerdi. İçtenlik olduğunu bilmeden namuslu ve içtendiler. İyi niyetlilik olduğunu bilmeden görevlerini tam olarak yaparlardı." (Parkinson 1976, 20)

Batılı sosyologlar, bu ilk toplumun bir aile toplumu olduğunu ve çobanlıkla geçindiğini ileri sürmektedirler. Gerçi, "ilkel toplumların kökenlerinin çözülmesine imkân olmadığını" söyleyenleri de bulunmakla birlikte, Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanlara dayanarak, bu toplumun türü üzerinde fikir yürütenleri de pek çoktur. Onların "tabiatın ortak masasında yemek yediklerini, avcılık ve balıkçılıkla geçindiklerini, hayatlarında herhangi bir özel mülkiyet türünün görülmediğini" iddia etmekte ve bu toplumda hiyerarşik bir düzenin başlamasını, avcılık ve balıkçılık toplumundan tarım toplumuna geçişte görmektedirler. Bunlara göre, Habil ve Kabil kavgası, bir çoban ve tarım toplumu kavgasıdır. (a.g.e., 20-21)

İlgili sorular

1 cevap 68 gösterim
6 Mart 2012 misafir sordu
2 cevap 97 gösterim
2 cevap 321 gösterim
Okula Destek'e hoş geldiniz!

Sorun, cevaplayın ve okul eğitiminize destek olan soru-cevap platformumuzu geliştirin.

Teşekkürler!
...